Ekranlardaki o kusursuz hayatlar, lüks araçlar ve bitmek bilmeyen tatiller... Her şey ne kadar da parlak görünüyor değil mi? Peki, o kameralar kapandığında, filtreler silindiğinde geriye kalan "insan" bize ne anlatıyor? Yoksa sadece boş bir ambalajı mı alkışlıyoruz?
Bir önceki yazımda "Işıltılı Dünyanın Karanlik Yüzü" diyerek bir kapı aralamıştım. Bugün o kapıdan içeri biraz daha sızalım. Günümüzde başarı, artık ne kadar dürüst olduğunla ya da ne kadar emek verdiğinle değil; kaç kişi tarafından izlendiğinle ölçülür hale geldi. Emek vererek yükselmenin yerini, "kısa yoldan nasıl parlarım?" hırsı aldı.
Vitrindeki Mutluluk, Depodaki Hüzün
Sosyal medya platformları dev bir tiyatro sahnesine dönüştü. Herkes en mutlu, en zengin, en başarılı rolünü oynuyor. Ancak bu ışıltılı vitrinlerin arkasındaki "depolarda" büyük bir yalnızlık ve kimlik karmaşası birikiyor. İnsanlar, başkalarının beğenisini kazanmak uğruna kendi özlerini feda ediyor. Bir "like" uğruna feda edilen değerler, yarın çocuklarımıza anlatacağımız en büyük kayıp hikayesi olacak.
İşin en acı kısmı ise, bu sahte parıltının toplumun genelini bir "yetersizlik" hissine sürüklemesi. Kendi sade ama onurlu hayatını, başkasının kiralık lüksüyle kıyaslayan insan, elindeki gerçek mutluluğu da görmez oluyor.
Emek mi, Şov mu?
Eskiden Trakya’nın bereketli topraklarında çalışmak, ter dökmek ve alnının akıyla kazanmak baş tacı edilirdi. Şimdi ise "içerik üretmek" adı altında yapılan şovlar, gerçek emeğin önüne geçmeye başladı. Kolay yoldan gelen paranın ve şöhretin getirdiği o "ışık", insanın gözünü kör ederken vicdanını da karartıyor.
Biz ne zaman dürüst bir esnafın sabah dükkanını açışındaki o kutsal anı, bir fenomenin abartılı kutlamasından daha az değerli görmeye başladık? Değerler erozyonu dediğimiz tam da budur.
Gerçeğe Dönüş Vakti
Işıltılar gelip geçicidir, ama karakter baki kalır. Günün sonunda başımızı yastığa koyduğumuzda, kaç takipçimiz olduğu değil, kaç insanın hayatına dokunduğumuz ve kendimize ne kadar dürüst olduğumuz önemlidir. Maskeleri çıkarıp, filtreleri kapatıp aynadaki o sade ama gerçek yüzümüzle barışmalıyız.
Çünkü hayat, bir ekranın içine sığmayacak kadar değerli; ve hiçbir sahte ışıltı, bir insanın içindeki o doğal huzurdan daha parlak değildir.