Geçtiğimiz yazılarda, sırasıyla Veresiye Defteri'nin mürekkebinde kaybolan güveni ve kapı zilinin susmasıyla gelen derin yalnızlığı konuşmuştuk. Bu iki sessizliğin ortak bir sebebi var: Bizi bir araya getiren, şartsız ve "randevusuz" topluluğu mümkün kılan o fiziksel mekânların birer birer hayatımızdan çekilmesi.
Sosyologlar, insan hayatını genellikle 'birinci mekân' (ev/aile) ve 'ikinci mekân' (iş/okul) olarak ikiye ayırır. Oysa bizim kültürümüzde, bu ikisi arasında çok daha hayati bir 'üçüncü mekân' vardı.
Bu üçüncü mekân, anneannelerimizin toplanıp çamaşır yıkadığı çeşme başıydı, akşam ezanı sonrası lambaların yandığı mahalle meydanıydı, yaşlıların tavla şakırtıları eşliğinde siyaset konuştuğu mahalle kahvesiydi. Bu yerler, sadece binalar değildi; bunlar toplumsal çimentoydu.
'Çatkapı' Kültürünün Fiziksel Karşılığı
O eski üçüncü mekânlar bize iki kritik şeyi sağlardı:
-
Duygusal Güvenlik: Sadece evin içinde değil, mahallenin orta yerinde de "ait olma" hissi verirdi. Kapı zilini çalmaya gerek kalmadan, sadece meydana inerek ya da kahveye uğrayarak komşunuzun halini hatırını sorardınız. Gündelik sorunlar burada çözülür, dedikodular burada ayıklanır, kolektif vicdan burada inşa edilirdi.
-
Sınırsız İletişim: Orada olmak için rezervasyon yaptırmak, bir tüketim maddesi sipariş etmek zorunda değildiniz. Var olmanız yeterliydi. Mahalle kahvesi size bir ticari işlem değil, zamandan bağımsız bir topluluk sunuyordu. Tıpkı Veresiye Defteri'ndeki gibi, ilişki ticari şartlara bağlı değildi.
Akıllı Cihazlar ve Sanallaşan Topluluklar
Bugün o üçüncü mekânların yerini ne aldı? Akıllı telefonlarımız, "grup sohbetleri" ve "sosyal medya akışları" aldı.
-
Sanal Topluluk, Gerçek Yalnızlık: Sanal ortamdaki "topluluklar"ımız ne kadar kalabalık olursa olsun, fiziksel temasın, yan yana oturup dertleşmenin getirdiği o sıcaklığı ve şifayı veremez. Klavye başında kurulan sanal bağlar, çelik kapı arkasındaki yalnızlığımızı derinleştirmekten öteye gidemiyor.
-
Tüketime Dayalı Sosyalleşme: Artık arkadaşlarımızla buluşmak için bile lüks bir 'konsept kafe' seçmek zorundayız. Eski mahalle kahvesinde sadece var olmak yeterliyken, modern mekânlar bizden sürekli tüketim talep ediyor. Sosyalleşmenin bedeli maddi bir fatura haline geldi.
O Üçüncü Mekânın Ruhunu Nasıl Geri Kazanırız?
Biliyorum, geri dönüş yok. Betondan örülmüş şehirleri yıkıp, eski mahalleleri yeniden kuramayız. Ancak o üçüncü mekânın ruhunu yaşatabiliriz.
Bu, komşumuzla asansörde karşılaştığımızda sadece havadan sudan konuşmaktan fazlasını yapmakla başlar. Bu, oturduğumuz apartmanın bahçesini, sokağımızın köşesini bir buluşma noktası olarak görmeye başlamaktır. Bu, interneti kapatıp, çatkapı bir dostumuzun kapısını çalma cesaretini göstermektir.
Kapı zili sustuysa, o zilin sesini yeniden kendi sesimizle, kendi davetimizle canlandırmak zorundayız.
Unutmayalım: Bir şehirde ne kadar çok park, kütüphane veya samimi, tüketim zorunluluğu olmayan kamusal alan varsa, o şehirde yaşayan insanlar o kadar az yalnızdır ve o kadar çok birbirine güvenir. Kaybettiğimiz şey, sadece bir bina ya da bir kahve dükkânı değil; insan olma kolaylığımızdı.