Eskiden Trakya demek, kapısı hiç kilitlenmeyen evler, bahçeden bahçeye uzatılan bir tabak kaçamak, akşamüzeri demlenen o tavşan kanı çayın kokusu demekti. Şimdilerde ise yüksek binaların gölgesinde, birbirini tanımayan "modern" yabancılara dönüştük. Peki, o meşhur Trakya samimiyetine ne oldu?
Bugün Edirne’nin trafiğinden kaçıp Kırklareli’nin sakin mahallelerine, Tekirdağ’ın sahil şeridinden Lüleburgaz’ın o hareketli sokaklarına şöyle bir baksanız, manzara hep aynı: Göğe yükselen devasa beton bloklar... Dışarıdan bakınca çok şık, çok "lüks" duruyorlar ama içinde ne bir kahve kokusu var ne de komşu sesi.
"Abe Napıyon?" Sesleri Nereye Gitti?
Eskiden mahallede biri hapşırsa öteki mahalleden "Çok yaşa be ya!" sesi yükselirdi. Şimdi ise yan dairemizde kim oturuyor, hastası mı var sağlığı mı yerinde, haberimiz bile olmuyor. O meşhur "Abe napıyon?" sorusu, artık sadece telefon ekranlarındaki soğuk mesajlara hapsolmuş durumda.
Hani nerede o akşam sefalarında çekirdek çitlenen kapı önü sohbetleri? Nerede o "Tuzun bitti mi komşu?" diye çalınan kapılar? Şimdi kapıların üzerinde üç tane kilit, zillerde ise isim yerine sadece numara var. Güven gitti, yerini "Aman kimseyle muhatap olmayayım" diyen o soğuk modernlik aldı.
Betonlaşan Sadece Şehirler mi, Yoksa Yürekler mi?
Trakya insanı toprağa bağlıdır, yeşili sever, insanı kucaklar. Ama bu yüksek binalar bizi sadece topraktan değil, birbirimizden de kopardı. Bahçeli evlerin yerini alan o dev siteler, aslında bizleri kendi içimize hapseden açık cezaevlerine dönüştü. Sosyal tesisler var ama sosyal insan yok; havuzlar var ama beraber yüzen komşular yok.
Pazarda pazar arabasının boş kalmasına üzülüyoruz ya (bir önceki yazımda dertleşmiştik), asıl pazar arabasından daha boş olan şey artık yüreklerimizdeki o eski dayanışma ruhu. Birimizin derdi hepimizin derdiydi; şimdi ise "Aman benim huzurum kaçmasın" devri başladı.
Peki, Biz Ne Zaman Böyle Olduk?
Teknoloji mi bizi böyle yaptı, yoksa geçim derdi mi ruhumuzu yordu? Belki de her ikisi birden. Ama unutmamak lazım ki; Trakya’yı Trakya yapan sadece ciğeri, köftesi ya da ayçiçeği değil; insanının o bitmek bilmeyen neşesi ve sıcaklığıdır.
Sami Pekcan olarak soruyorum: Akşam eve gidince o çelik kapıyı üç kere kilitlemeden önce, yan komşunun kapısını bir kez çalıp "Bir çayın var mı?" demek çok mu zor? O yüksek binaların içinde kaybolmak yerine, eski mahalle neşemizi yeniden yeşertemez miyiz?
Gelin, şu beton yığınlarına inat, gönül kapılarımızı yeniden sonuna kadar açalım. Çünkü Trakya, paylaştıkça güzel...