Değerli okuyucularım, yüreğimizde taşıdığımız manevi mirasın bir yanı daima o eski Trakya sokaklarında kalır. Son yıllarda şehirlerimiz, Kırklareli'nden Tekirdağ'a kadar, hızla göğe doğru yükseliyor; lakin bu fiziki yükselişin paralelinde bizler içimize doğru küçülüyor, yalnızlaşıyoruz. Modern mimarinin soğuk rüzgârı, sadece eski yapıları değil, o sıcacık insani bağları da söküp atıyor. Şehirlerimiz betonlaşırken, yüreklerimiz de maalesef bu betondan nasibini alıyor.
Bir zamanlar komşunun kapısını çalmadan bir tencere yemeği pişmezdi. Bugün ise yan dairede kimin yaşadığını dahi bilmiyoruz. Yüksek binalar, bizi izole eden çelik ve cam kulelere dönüştü. "Apartman" kültürü, yerini "site" kültürüne; komşuluk ise "aidat ödeme" sorumluluğuna bıraktı. Bu durum, sadece sosyal hayatımızı değil, en önemlisi ruh sağlığımızı derinden etkiliyor.
Anonimleşen komşuluk ve aidiyet duygusunun azalması, modern insanın en büyük hastalığı olan sosyal izolasyonu körüklüyor. Sabah aceleyle asansöre binerken göz göze gelmekten kaçınan, kapısını kilitleyip kendi dört duvarı arasına çekilen bir insan, toplumsal empati yeteneğini kaybediyor. Empati, bir başkasının derdini dert edinme yeteneği; oysa biz, yanımızdaki daireden gelen sese dahi tahammül edemeyen bencil bir ruh haline teslim olduk. Yüksek binalarda yaşayan kalabalık, paradoksal bir şekilde en büyük yalnızlığı yaşıyor.
Ayrıca, şehirleşme adına feda edilen yeşil alanlar da ruhumuzdaki baskıyı artırıyor. Bir beton yığını içinde nefes almaya çalışmak, zihinsel yorgunluğu ve stresi tetikliyor. Doğanın iyileştirici gücünden mahrum kalan insanlar, daha gergin, daha tahammülsüz hale geliyor. Şehrin ruhunu, mimariyle birlikte öldürdük; geriye sadece işlevsel, ama kalbi olmayan yapılar bıraktık.
Bizi güçlü kılan, ne binalarımızın yüksekliği ne de yollarımızın genişliğidir. Bizi ayakta tutan, birbirimize olan vefa duygusu ve gönül bağımızdır. Eğer binalarımız yükselirken yüreğimiz alçalıyorsa, biliniz ki en büyük tehlike dışarıda değil, içimizdedir. Betonlaşmış yüreklerimizi yıkıp, o eski komşuluk ve empati kültürümüzü yeniden inşa etmek, hepimizin milli ve vicdani görevidir. Aksi takdirde, en modern şehirde bile ruhumuz yoksul kalacaktır.